23 Mayıs 2016 Pazartesi

Henüz bir insan tarafından paha biçilmemiş şeylerin paha biçilemez olduğunu düşünüyordu.

     Baharın 80. günüydü ve bahar bu ülkede 3 ay sürerdi. Sağ ayağının yanındaki sarı yaprağı umursamadan devam etti. Görmüştü; ancak kendi içinde de birçok ilkbahar kitap köşeleri kadar keskin geçmişti. Ruhundaki kağıt kesikleriyle gurur duyuyordu. Kanadığını belli etmeyen ıstıraplı yaralarıyla beraber yürümeye devam etti. Yaprak da kaldırımda pek fazla kalmadı, o da ilk rüzgarla beraber farklı bir ayağın ucuna düşünceye dek sürecek olan yolculuğuna başladı. Yaprak umursanmamanın tadını bir daha asla alamayacaktı. Bu, yaprağın ölümüne tanık olan son kişiydi.
   
     Bulutlu geçmesi gereken günün cıvıl cıvıllığına inanması için Güneş altında birkaç dakika yürümesi yeterli olmuştu. Toplumun içinde olmaktan rahatsızlık duymasından ayrı, tenini Güneş'e okşatmaktan da pek haz etmezdi. Örtündükçe örtündü, şapkasının düşmesine asla izin vermedi, bunun için boynunu biraz bükmesi gerekse de. Ne kadar az gösterirse kendini Güneş'e ve yanından akıp geçen caddeye, o kadar az esaret duyuyordu. Gökten vazgeçmiş, kafasını öne eğmiş bir biçimde diğer insanlarınkine benzemeyen bir aceleyle yoluna devam etti.
   
     Aslında yavaş yürümeyi, saçını rüzgara teslim etmeyi, bir ağaç altında oturup kuşları izlemeyi, Güneş'in doğuşunu ve batışını... Severdi bütün bunları ve daha fazlasını. Henüz bir insan tarafından paha biçilmemiş şeylerin paha biçilemez olduğunu düşünüyordu. Hele bir yağmur damlası, hiçbir engele takılmadan baştan aşağıya bütün vücudunu kat etseydi -ki bu çok nadir olurdu- kendini Dünya'da bir gün fazla yaşamış sayardı. Oysa şu anda bütün bunlardan vazgeçmek, kafasını öne eğip hızlanmak zorundaydı. Diğer insanların işleri vardı, bu yüzden hızlıydılar. "Durup ince şeyleri anlamaya" da vakitleri yoktu. Doğru, bu kendi hâlindeki insan bile acele ediyordu; ancak bir yere varmak için değil. Yürümeyi de severdi, yorulmayı da. Yeri gelirdi Güneş'in veya acıklı Türk filmlerinin canını yakmasına bile müsaade ederdi. Nitekim, acelesinin sebebini şu cümlelerinden anlıyorduk: "Ben sizin dünyanıza ait değilim. Kaçacağım."
   
     Az gidilir uz gidilir. O da gitti. Peşinden sürükledi binlerce düşünceyi ve geçmişi ve hayalleri. Kurtardı bütün o sağa sola bozuk para gibi saçılan insanların arasından. Birkaç yüz ağaç altından gölgesi oturmaya müsait olduğunu düşündüğü ilk ağacın altına oturdu. Aslında ilk ağacın altına oturan da, yüz ellinci ağacın altına oturan da o ağacın oturulmaya müsait ilk ağaç olduğunu düşünebilirdi pek tabii. Yoksa herkes bir ağacın altında oturmak zorunda kalırdı ve bu komik olurdu değil mi? O farkında değildi ne yaptığının; ama ben farkındayım. Daha iyisini aramadı, ona yeteni bulduğu an tereddüt etmedi. Sanki o ağaç on yıllardır orada onu bekliyordu. Güneş onu yakmak için değil etrafı göstermek için vardı. Kaçtığı toplum ona nasıl yaşaması gerektiğini öğretmişti bugüne kadar ve artık nasıl yaşamaması gerektiğini de onlardan öğreniyordu.
   
     Kapüşonunu indirmiş, kulaklığını çıkartmıştı. Kafasını kaldırıp ağaçların birisinde kuş yuvası var mı diye baktı. Merak ediyordu: Eğer ağaçların çoğunda yuva yoksa bütün bu kuşlar gece vakti nereye gidiyorlardı? Herhalde benim gölgesini beğendiğim bu ağacın tepesi o kadar da uygun değil. Kuşların seçimlerine saygı duydu.
   
     Gölete sarı bir yaprak düştü, yaprağın üstüne bir karınca. Sırayla oluyor bunlar, evet, tam da anlattığım sırayla. Karınca suya düştü sonra, kaçamadı balıklardan. Solucan balıktan kaçamadı, balık da oltadan. Avcı kıyıya döndü; ama ertesi gün yine gelecekti. Avcı da yarı zamanlı bir balıktı sonuçta. Avcı hayatı boyunca toplam 8256 tane balık tutmuştu en az. Balık tutmakta iyiydi ama balık olmaktan artan sürelerini de sadece balık tutmakta iyi olmak için harcıyordu. Avcı kendine yazık etti.

     Kuşlar geceleri nereye gidiyordu?