3 Temmuz 2016 Pazar

Doğu'dan 50 Yıl İlerisi Batı'dan 200 Yıl Geriye Tekabül Eder

Dükkanın kapısında duruyorum, caddeyi izliyorum. Yerde sigara izmaritleri var, park yasağına rağmen 20'den fazla araba park halinde. İnsanlar yaklaşan bayram için şeker alıyorlar; ama mutlu da değiller. Hepsinin heyheyi üstünde. Sıcaktan, insan içinde olmaktan ve yaşamaktan mutsuzlar. Hayat onlar için Allah'ın veya başka bir tanrının veya doğanın lütfu değil, cezası.

İki çocuk, biri uzun diğeri kısa ama ikisi de çocuk, önümden geçiyorlar. Birinin Suriyeli olduğunu biliyorum; ama diğerini ilk kez gördüm. O da Suriyeli olsa gerek. Bu arada ikisi de senden benden daha beyazlar, yanakları da al al. Uzun olan beni çok kez gördüğü için bana çöp kutusundan daha farklı bir gözle bakmıyor, aynı alışılmışlık ve normallik içinde yoluna devam ediyor. Yine de pek uzaklaşamıyor. Kısa olan önümde durdu, bana bakıyor. İlk 10 saniye ben ona bakmıyorum; ancak çocuk ısrarla ona bakmamı istiyor. Belli ki sorulması gereken bir sorusu var. Kafamı oynatmaya lüzum görmüyor, sadece gözlerimi çevirerek çocuğa bakıyorum. 


Selamlaşıyoruz. Kulağını gösteriyor:

+Acıtmıyor mu?
diyor. Hassiktir ya -bu benim hatırlama nidam- benim bir küpem var. Bir iki adım atıyorum çocuğa doğru, sol elimi sağ kulak memesine götürüyorum, o da bir adım kaçıyor.
-Gel oğlum bir şey yapmayacağım.
Bir şey yapıyorum. Kulak memesini hafifçe sıkıyorum. "Ah!" diyor geri çekiliyor. Demek ki Suriyelilerin de canları yanıyor. 
-Bir kez acıtıyor işte böyle, başka da acıtmıyor.
Bizim ona yabancı olduğumuz kadar o da bu topraklara ve bize yabancı; ama tanımaya da çalışıyor. Beni anlıyor da üstelik. Ortak bir acımız var artık, böylesi de mümkün. Gerekli olan cevabı alıyor ve soru sorma sırası bana geçiyor.
+Adın ne senin?
-Mahmut.
Benimkini sormuyor. Benim hakkımda gereksiz bir soru da sormuyor. Benim vaktimi çalmıyor yani, diğer normal insanların yaptıklarının aksine. Oysa ben onların vakitlerine göz dikiyor ve diğerine dönüyorum:
+Seninki?
-Abdülmecit.
Ya da öyle bir şey işte. Onu tanıyorum zaten, ismini çok da önemsemiyorum ve şu an bile yarım yamalak hatırlayabildim.
+Sen berberde mi çalışıyordun ayakkabıcıda mı?
-Berber.
Mahmut araya giriyor
-Ben de pasajdaki diğer berberde çalışıyorum.
+Ha sen de berber çırağısın yani.
-Çırak değil kalfa, kalfa.
Şöyle seslice bir gülüyorum ve size anlatıyorum: Demek ki Suriyelilerin de gururları var. 



Yerlere çöp atan, çocuğunu ve karısını döven, çalışmaktan gocunan, sinirli, mutsuz, kuraltanımaz, egoist olan bizler birtakım insanları beğenmiyormuşuz.
Suriyeliler T.C. vatandaşlığına alınacaklarmış, alınmayacaklarmış falan. Bu konu hakkında görüşlerimi kendime saklayacağım zira bu topraklarda politikacılar benim görüşlerimi hiç ama hiç umursamıyorlar. Zaten bana ne faydası olmuş ki mavi kağıdın? Bir insanı eğitirken, iyileştirirken veya beslerken bir kağıt parçası arıyorsanız sizin yüreğiniz kararmıştır.

Irkçılık bir aptal işidir. Bir insanı görgüsüz olduğu için sevmeyin. Hırsızı, dedikoducuyu, katili, küfürbazı, bağnazı sevmeyin. Eğer ırkçılık tekrar yükselecekse emin olun ki bizim toplumumuz da tipik bir Ortadoğu toplumu. Aranızdan birkaçınızın şort giyebiliyor olması, tek gecelik ilişki yaşayabiliyor olması veya üniversite okuyor olması sizi ne yazık ki medeni yapmıyor.


Not: Akıllı telefon kullanarak yazdığım bu yayında  imla hataları olabilir.