1 Ekim 2016 Cumartesi

insanlar üzülebilirler, mühim değil.

Alt alta yazılan her metin bir şiir değildir. Şiir incelik ister, ilmek ilmek işlenmek ister, emek ister. Alt alta yazıyorum çünkü noktalama işaretleri ile uğraşmak istemiyorum.





insanlar üzülebilirler, bu mümkün

hayatınızda üzüntüye yer verin
yer yer merak edin
kimi zaman gülebilirsiniz
boş vakitlerinizde ağlayabilirsiniz
geceleri yalnız kalınca korkacaksanız korkun
zaman gelsin boşluğa düşün
boşlukta süzülün
havayı dahi hissetmeyin, yani lafın kısası ölün
sonra tekrar doğun
ölü yaprağı elinizde ufalayın
bir kuşa kafa tutun
bırakın sular aksın
suları ve kendinizi özgür kılın

kabuklarınızı kırın

anneniz hep başınızı okşadı değil mi
başkaları da okşasın istersiniz
başkaları o saçları yolmak isteyebilir, anneniz de
doğumunuz bir hata olabilir
yaşamınız başkalarına ait olabilir
kendinize zaman yaratın
vakti olmayan insan, acele eden insan, kendi hayatını yaşamıyor demektir.

siz duyguları yaşayın, duygular sizi yaşatsınlar
duygular sizi yönetmesinler
siz duyguları yönetin
bir insanı sevin
bağlanmayın
can yücel'e katılmıyorum, az sevmeyin, tadı çıkmaz
çok sevin, çok emek verin, hiç karşılık beklemeyin
karşılık beklenerek yapılan işe fedakarlık denmez
sevgi fedakarlık ister

kimseden sevgi dilenmeyin.

bir insanı/kediyi/köpeği sahiplenmeyin
arkadaş olun
kediler nankör değiller, karakter sahibiler.
sevginin kıymetini bilin, sizi sevenleri üzmeyin
siz yine de hiçbir sevginin sonsuza kadar süreceğini sanmayın
kendinizi abartmayın

dünyayı bir pencereden izlemekle yetinmeyin
pencereler var olmalarını duvarlara borçludurlar
kendinize duvarlar örmeyin

biraz yalnız kalın
sinemaya tek başına gidilebilir
kahve tek başına içilebilir
hayal kurmak ayıp değil
ağlamak ayıp değil
dinlememek ayıp
söylememek ayıp

siz tutunacak bir dal aramıyorsunuz, siz sürüklenecek bir rüzgar arıyorsunuz
sizin gitmeniz gereken yön rüzgara karşı olsa bile bu zahmete girmiyorsunuz
siz kolay yaşamak istiyorsunuz, hep gülmek hep mutlu olmak
bir takıma bağlısınız, bir arkadaş çevresine
ayıplanmaktan korkuyorsunuz, küçümsenmekten
önemli birisi olmaya çalışıyorsunuz
ahlak tanımlarınız yanlış, umursamıyorsunuz

sizin seçmediğiniz şeyleri siz seçmişsiniz gibi böbürleniyorsunuz
kendinizi önemli sanıyorsunuz

biraz yalnız kalın, bakın bu ayıp değil
cam fanuslarınızı kırarsanız üzüleceksiniz
insanlar üzülebilirler, mühim değil.



3 Temmuz 2016 Pazar

Doğu'dan 50 Yıl İlerisi Batı'dan 200 Yıl Geriye Tekabül Eder

Dükkanın kapısında duruyorum, caddeyi izliyorum. Yerde sigara izmaritleri var, park yasağına rağmen 20'den fazla araba park halinde. İnsanlar yaklaşan bayram için şeker alıyorlar; ama mutlu da değiller. Hepsinin heyheyi üstünde. Sıcaktan, insan içinde olmaktan ve yaşamaktan mutsuzlar. Hayat onlar için Allah'ın veya başka bir tanrının veya doğanın lütfu değil, cezası.

İki çocuk, biri uzun diğeri kısa ama ikisi de çocuk, önümden geçiyorlar. Birinin Suriyeli olduğunu biliyorum; ama diğerini ilk kez gördüm. O da Suriyeli olsa gerek. Bu arada ikisi de senden benden daha beyazlar, yanakları da al al. Uzun olan beni çok kez gördüğü için bana çöp kutusundan daha farklı bir gözle bakmıyor, aynı alışılmışlık ve normallik içinde yoluna devam ediyor. Yine de pek uzaklaşamıyor. Kısa olan önümde durdu, bana bakıyor. İlk 10 saniye ben ona bakmıyorum; ancak çocuk ısrarla ona bakmamı istiyor. Belli ki sorulması gereken bir sorusu var. Kafamı oynatmaya lüzum görmüyor, sadece gözlerimi çevirerek çocuğa bakıyorum. 


Selamlaşıyoruz. Kulağını gösteriyor:

+Acıtmıyor mu?
diyor. Hassiktir ya -bu benim hatırlama nidam- benim bir küpem var. Bir iki adım atıyorum çocuğa doğru, sol elimi sağ kulak memesine götürüyorum, o da bir adım kaçıyor.
-Gel oğlum bir şey yapmayacağım.
Bir şey yapıyorum. Kulak memesini hafifçe sıkıyorum. "Ah!" diyor geri çekiliyor. Demek ki Suriyelilerin de canları yanıyor. 
-Bir kez acıtıyor işte böyle, başka da acıtmıyor.
Bizim ona yabancı olduğumuz kadar o da bu topraklara ve bize yabancı; ama tanımaya da çalışıyor. Beni anlıyor da üstelik. Ortak bir acımız var artık, böylesi de mümkün. Gerekli olan cevabı alıyor ve soru sorma sırası bana geçiyor.
+Adın ne senin?
-Mahmut.
Benimkini sormuyor. Benim hakkımda gereksiz bir soru da sormuyor. Benim vaktimi çalmıyor yani, diğer normal insanların yaptıklarının aksine. Oysa ben onların vakitlerine göz dikiyor ve diğerine dönüyorum:
+Seninki?
-Abdülmecit.
Ya da öyle bir şey işte. Onu tanıyorum zaten, ismini çok da önemsemiyorum ve şu an bile yarım yamalak hatırlayabildim.
+Sen berberde mi çalışıyordun ayakkabıcıda mı?
-Berber.
Mahmut araya giriyor
-Ben de pasajdaki diğer berberde çalışıyorum.
+Ha sen de berber çırağısın yani.
-Çırak değil kalfa, kalfa.
Şöyle seslice bir gülüyorum ve size anlatıyorum: Demek ki Suriyelilerin de gururları var. 



Yerlere çöp atan, çocuğunu ve karısını döven, çalışmaktan gocunan, sinirli, mutsuz, kuraltanımaz, egoist olan bizler birtakım insanları beğenmiyormuşuz.
Suriyeliler T.C. vatandaşlığına alınacaklarmış, alınmayacaklarmış falan. Bu konu hakkında görüşlerimi kendime saklayacağım zira bu topraklarda politikacılar benim görüşlerimi hiç ama hiç umursamıyorlar. Zaten bana ne faydası olmuş ki mavi kağıdın? Bir insanı eğitirken, iyileştirirken veya beslerken bir kağıt parçası arıyorsanız sizin yüreğiniz kararmıştır.

Irkçılık bir aptal işidir. Bir insanı görgüsüz olduğu için sevmeyin. Hırsızı, dedikoducuyu, katili, küfürbazı, bağnazı sevmeyin. Eğer ırkçılık tekrar yükselecekse emin olun ki bizim toplumumuz da tipik bir Ortadoğu toplumu. Aranızdan birkaçınızın şort giyebiliyor olması, tek gecelik ilişki yaşayabiliyor olması veya üniversite okuyor olması sizi ne yazık ki medeni yapmıyor.


Not: Akıllı telefon kullanarak yazdığım bu yayında  imla hataları olabilir.

21 Haziran 2016 Salı

yalın ayak evden kaçışıma şahit olmak ister misiniz? Çok yorgunum ben

Sabah evi terk ettim çünkü başıma yıkılacak, biliyorum. Sen benden pek az özür diledin; ancak çokça "haklısın" dedin. Yine haklı çıkacağımı bilmek de kötü.

O evi kendime ne de kendimi o eve ait hissetmedim. Yine de iyi bir ev sahibiydin.

Seninle komşu olmak güzel. Ara sıra hayatlarımız kesişsin, kapıda karşılaşınca birbirimize gülelim. Birbirimize mutluluğumuzdan ikram edelim. Zor zamanlarımızı bilelim, destek çıkalım birbirimize yeter.

Hani misafir evinde yatıya kalırsın. Gece en son sen uyursun, kendini güvende hissedemezsin, yabancısın. Sabah da en erken sen uyanırsın ve diğerlerini rahatsız etmemek için sus pus oturursun ya. Tam olarak böyle bir huzursuzluk içinde yaşıyorum, uzun bir süredir.

Daha önce de demiştim ve sen kabul etmemiştin. Hala böyle düşünüyorum: Sen beni değil, benim sana olan ilgimi seviyorsun. Sana kim ilgi gösterirse onu seveceksin. Yoksa yani biliyorum, ben pek de senin seveceğin tipte bir adam değilim.

Seneye kendine yeni bir ev inşa edeceksin. O evde de bana ait bir oda olmayacak. Oysa benim tek istediğim bir oda. Sen her sene bir ev inşa ediyorsun kendine, benim bir duvarım bile olmuyor. Oysa benim o eve gelirken zaten geride bıraktığım bir odam var. Ben orada yalnız başıma çok mutluluyum. O odada acı çekmemin bile bir anlamı var ama senin evinde iken anlamsız bir acı duyuyorum.

Zaten sen başka insanlardan kolayca ilgi bulabiliyor ve mutlu olabiliyorsun. Şimdi ben senin evinden yan taraftaki eve taşınınca senin evin biraz sessizleşecek, biliyorum. Biraz kendini dinle, ruhunu dinlendir bu sessizlikte. Hem zaten senin evine yerleşmeye razı arkadaşların da var, değil mi? Çok sorun olmamalı o yüzden.

Şey demiştin ya bir de: "Başkasını, senin yerine tercih etmem." Sıkıntı orada zaten işte. Ben senin için bir tercihim. Sen, zaten beni de tercih etmedin. Kimi ettiğinin bir önemi yok yani benim için.

"İnsanların gitmemesi için çabalamak yerine onları elinizde tutmak için çabalayın.". Böyle bir söz okumuştum. Bu hep aklında olsun. Böylece hem şu anda hayatında olan hem de sonradan girecek insanları elinde tutabilirsin.

Seni seviyorum, benim için değerlisin. Farklı evlerde olsak da ortak anılara sahibiz sonuçta. Hatalarımızı sayarak birbirimizi üzmek istemem. Bu yüzden sen de kendinde veya bende bir hata arama. Bunun yerine her şeyin daha iyi olacağını düşünüyorsan istediğin şeyleri söylemekte özgürsün. Seni dinleyecek vaktim her zaman var. Ben bu şekilde eksikken, ilgilenecek gücüm kalmadı sadece.

15 Haziran 2016 Çarşamba

kişisel gelişim kitaplarından fırlamış gibi duran; ancak hakikatli bir yazi

"+Düştüm, yaramı sarar mısın?
-Keşke düştüğünde yanında olsaydım.
+Önemli değil, şu an yanımdasın. Bak kanamaz oldu yaram, durdu. Taşın da suçu yoktu üstelik, ayağımın da. Kural böyledir. Atlar en fazla üç kez tökezleyebilir ve nalları dikerler. İnsanlar ise düşe kalka yol alırlar. Düşenlerle alay edilir, kalkanlara ise sanki düşen de onlar değillermiş gibi saygı duyulur.

Toz yutmaya, kan kusmaya alıştım da haksız lokma yemeyi, kin kusmayı huy edinemedim bir türlü. Bak üstelik sen de yanımdasın. Yanlış anlama, koltuk değneğim değil dostumsun."



Bu ve benzeri birkaç diyaloğu zihnimde kurmuş; hatta gerçek birer anıymış gibi ağlamış ve dostlarıma daha da bağlanmıştım ve onların bundan da haberleri yoktu. İnsan, görünmeyeni görmekten aciz.

Oysa hikaye hiç böyle olmazmış, tecrübe ettim.

"+Düştüm ben.
-Keşke düştüğünde yanında olsaydım. Birkaç tekme de ben vururdum.
+...
-Ben düşmedim, düşmem, düşeni de sevmem."

İnsan, düşmeyi öğrendikten sonra takıldığı taşın yerini de o taşa tekrar takılıp düşmemeyi de öğreniyor.


"Bir insana güvenip güvenemeyeceğinizi öğrenmenin en iyi yolu ona güvenmektir." Ernest Hemingway


Not: Kişisel gelişim kitaplarından zerre haz etmem. Her düşenin kalkamayacağını yazmazlar. Başkalarını tekmelememeniz gerektiğini yazmazlar. Duymak istediğinizi söyler, size içi boş hayaller ve yalan bilgiler satarlar.

14 Haziran 2016 Salı

Bu Yazının Başlığı Zihnimde Bir Yerlerde Kayboldu

Bu yazı üniversitedeki ilk yılımın ardından ülkedeki eğitim sistemi üzerine yazılmıştır.


Sistemin Temeli

  Eğitim-öğretim kurumları, çalışanları; bu kurumdan hizmet alanlar ve veli veya vasileri; bu kurumlara hizmet sağlayan firmalar ve bu kurumların “patronları”. Kısaca, 12 yıllık zorunlu eğitim-öğretim sürecinde öğrencinin doğrudan veya dolaylı olarak bu amaçla ilişki kurduğu insanların oluşturduğu sistem. O kadar alışılagelmiş ki bir sistem olarak anılıyor; ancak o kadar sorunlu ki herkes bu sistemden şikâyetçi. Öncelikle bu sistemi kendi bakış açımdan somuta dökeceğim ki iyice anlaşılsın görüşlerim.

Bakın yaptıkları iş şuna benziyor:
-10 çocuğu okul gezisine götürüyoruz; ama birini gezi sırasında kaybediyoruz.
-Çocuğun ardından kızgınız, öfkeliyiz; ama bu duyguları da kaybolan çocuğu veya diğer çocukları çok sevdiğimiz için değil hatamızı kabul edemediğimiz için yaşıyoruz.
-Kalan çocuklarla geziye devam ediyoruz. Gezilecek yerler zaten belli(müfredat), haricinde bir yerle veya gökyüzü ile(sanat, kültür, bilim veya herhangi bir hobi) ilgilenmek için vakit yok. Belli yerlerin de önceden belirlenmiş özelliklerini(ders içeriği) peşi sıra anlatıyoruz.
-Kalan çocukların beşi altısı söylediklerimizi tekrar ederse bunu başarı olarak algılıyor ve göğsümüzü kabartıyoruz.

Sonuç: Eğitilen çocuk sayısı: 0. Kaybedilen çocuk sayısı: 10.

Üniversitede Ne Değişmekte?

BU BAŞLIKTA ÜNİVERSİTEDE YER ALAN OLUMSUZ FAKTÖRLER EĞİK YAZIYLA YAZILMIŞTIR.
    Açıkçası üniversite, temel öğretim ile aynı sorunları yaşamakta. Dünyaya ayak uydurmak için kurallar biraz esnetilmiş olsa da yönetici zihniyet, öğrenci ve ders işleme biçimleri büyük oranda aynı. Biraz hayal dünyasından çıkabilmiş arkadaşlarım bana katılacaklardır. Aşağıda anlatacaklarım ülkemizin en önemli üniversiteleri için geçerlidir. 10-15 üniversite harici bu imkânlar -geriye 180 üniversite kalıyor- yoklar.

Geniş çimlikler, herkesin kendine uygun bir öğrenci kulübü veya aktivite bulabilme, sizin kuşağınızdan insanlar, kılık-kıyafet başta olmak üzere daha serbest sınırlara sahip bir öğrenci disiplini…

Peki, ne yok? Öğrenciyi düşünmek, kaliteli eğitim, bilimsel düşünce, kültür, sanat…
Sene 2016’da hala evrim teorisine “Maymundan mı geliyorsun sen şimdi?” düşüncesiyle(!) bakan, “Peki o zaman neden teori?” gibi salakça, küstahça, çağdışı bir soruyla bu teoriyi çürütebileceğini sanan öğrencilerin olduğu bir ortama geliyorsunuz. Lütfen, beklentinizi yüksek tutmayın.

Yine de sizin için son dönemlerde çıkmış makaleleri, duyuruları yayınlayan astronomi ve biyoloji toplulukları; kültür gezileri düzenleyen, sanattan kopmamanızı sağlayan sanat ve mimari toplulukları; tiyatrodan ve şiirden bihaber olmamanız için uğraşan tiyatro ve edebiyat toplulukları var.

Bu toplulukların da hepsinde işler layıkıyla yürümez tabii ki. Mevzu insan sorunu sonuçta. Çoğu zaman üniversitenizdeki güce tapan yönetici kadrosu, kimi zaman da bizzat arkadaşlarınızın kendileri hevesinizi kıracak, emeğinizi heba edecek. Bu eğer azimli bir insansınız size daha güçlü kalkmak için bir isteklendirme kaynağı olsa da çoğu kişi bu aşamada pes eder. Yine de kulüpler ve aktiviteler konusunda neredeyse hiç kimse aradığını bulmakta pek zorluk çekmeyecektir.


Peki, Hukuk Fakültesi Bu İşin Neresinde?

Ülkede ne yazık ki eğitim-öğretim gibi adalet, sağlık, güvenlik gibi doğrudan sosyal devletin sorumlu olduğu her konu çoğunlukla yanlış idare edilen birer sorundur.

Ülkede yargı da -hele ki son dönemlerde- bitap düşmüştür. Bunu eğer hukuk fakültesine giderseniz neredeyse her öğretim görevlisinden ve arkadaşınızdan duyacaksınız. Hatta ve hatta devleti ve dolayısıyla yargıyı son 14 senedir başkası yönetiyormuş gibi iktidar yanlısı hocalar da bu sorunun varlığını kabul etmektedirler. İşin garibi eğer iyi birer fakültedeyseniz, iktidar yanlısı bu hocalarınız aynı zamanda iktidarın yargı konusunda akıl verenleri arasında birincidirler.

Böyle bir ortamda, zaten ilgi/bilgi/yetenek testinden ziyade disiplinli çalışmayı ölçen bir sınav sonucunda fakültede eğitim görmeye hak kazanmış öğrenciler de düzelemeyeceklerdir. Kusura bakmasın kimse; ancak şekli bozuk bir kapta pişen ekmeğin de şekli bozuk olacaktır. Para için burada olanlar tabii ki anlaşılabilir. Sonuçta burada bir meslek kazanmaya çalışıyoruz. Para, statü, rahatlık tabii ki sizin için önemli olabilirler. Yine de sormak isterim: Arkadaşlar; onurunuzu, şerefinizi, aklınızı, mantığınızı, edebinizi ve vatanınızı daha fakülteye adım atarken satmaktan hiç mi rahatsızlık duymadınız? Sizin vicdanınızı hangi ilkokulun sıra dayağında “adam” ettiler. Öyle ya, memleketimizin efendilik anlayışı da susmak, pusmak, yüzlerine gülmek ve ses çıkarmamak.

Bu arada sisteme isyan edenler genelde eğitim hayatı başarısız geçmiş kişiler olurlar. Bu yüzden toplum da sistemde bir hata olduğunu kabul etmek yerine tutunamayanlara, “tutunamadınız” der. Gerçekten harika, değil mi?


Son Söz

    Arkadaşlar, belli başlı sıkıntılar var. Bunlara geçen 18-20 yıl içinde bir nebze tahammül edebildiğinizi düşünüyorum. Hangi üniversitede hangi bölümü okuyor olursanız olun, toplumun büyük bir kesiminin cahil ve aptal olduğu gibi aynı oranda sizin sınıfınızdaki arkadaşlarınız da cahil ve aptal olacaklardır. 120 soruda 120 doğru yapmak sizi iyi birisi yapmaz. Saygın birisi de yapmaz. Belki lisedeki sınıf arkadaşlarınızdan birkaç kuruş daha fazla kazanabilir veya biraz daha çabuk iş bulabilirsiniz. Hepsi bu. Yeri ve göğü yaratmışçasına, 5 sene sonra alacağınız üç kuruşluk maaş ile dünyanın sahibi olacakmışçasına gerim gerim gerinmeyin. Beni geriyorsunuz.

İyi insanlar olmaya çalışın. İnsan namusu ve şerefi için yaşar. Bu namus da iki bacağınızın arasında değil, mazlumların ahındadır.

Herkes dünyayı değiştirmek istiyor; ancak kimse kendisini değiştirmek istemiyor.Tolstoy

EK OKUMA:
İnsanların var olan sistemi değiştirmek yerine onu korumaya dair davranışlar sergilemeleri üzerine:
http://www.psikososyalhizmet.com/6//change.pdf


Finlandiya eğitimde nasıl birinci oldu?:
http://www.baskabirokulmumkun.net/mutlu-ogretim-mutlu-ogrenim-finlandiyanin-basarisinin-13-sirri/

Al Jazeera Türk'ün yaptığı eğitim haberi: http://aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/kutuplasma-egitimi-de-etkiliyor


Son Not: Yazıya çok güzel bir başlık düşünmüştüm; ancak o kadar erteledim ki bu yazıyı yazmayı, başlığı unutmuşum. Bu yüzden başlık olarak bunu uygun gördüm. Özeleştirimdir: Ya not al ya da erteleme.

9 Haziran 2016 Perşembe

BVBİDŞZG, Elveda ama Bunu Sana Söylemeye Gerek Duymuyorum

BVBİDŞZG=Birlik ve Beraberliğe İhtiyaç Duyduğumuz Şu Zor Günlerde
_____________________________________________________________________
    Bazı yollar güzellerdir, bitmesin ister ve yavaş yürürsünüz. Bazen de güzel olan şey yol değildir; ama sizin menzile ulaşmak gibi bir gayeniz de yoktur. İşi bitirmeyi de ertelersiniz; çünkü içinde bulunduğunuz durum pek mutluluk vermese de bitirince ne yapacağınızı bilmezsiniz. İşte bu da böyle bir hikayedir.
    Hiçbir kimse ne salt kötü ne de saf iyi. Bunu bilmek insanlara güven duymayı zorlaştırıyor; ancak affetme konusunda da bir zaaf yaratabiliyor. Büyük ihtimal, aynı evde yaşamaya başlayacağım ilk insanla bir "Mutlu Eden Şeyler / Beni Üzen Şeyler" köşesi yapacağım. Hatta post-itleri yapıştırmak yerine mandalla ipe asmak gibi bir tasarım bile var zihnimde. Mutlu eden yönlerine yazacağım ilk şey varlığı, üzen şeylere yazacağım ilk şey de sigara içmesi olacak. Böylece bir şeyleri söylemek veya duymak zahmetine girmeden bu yükten kurtulmuş olacağım.
    Böyle fikirler insanın aklına durduk yere gelmezler. Elbette bir ihtiyaçtan doğuyorlar. En sonki dostluklarımdan birisi de böyle bir ihtiyaç doğurdu bana. İşler bazen planladığımız gibi gitmiyor denilmişti. Oysa benim bir planım, bir isteğim veya beklentim yoktu. İşte böyle bir arkadaşlığın sonunda insanı vazgeçiren şey ne olabilir ki? Beni rahatsız eden durum ne peki?
    Size ilişkilerimi oturup baştan sona anlatmak onlara saygısızlık ediyormuşum gibi hissettirdiği için bu gece sadece vazgeçişimi anlatmak istiyorum. Başlangıçlar ve gelişme kısımları herkes için farklı olsa da bitişler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Yani "Siz Bizim Aşkımızı Anlayamazsınız Derneği"nde birlikte ama ayrı ayrı çalışanlar eninde sonunda ikiye bölünürler ve bu yalnızlık derneği artık Terk Edenler Tarikatının saygıdeğer üyeleri ile Geride Kalanlara Sahip Çıkanlar Vakfının bedbaht asilzadeleri arasındaki savaşa dönüşür, yıllar yılı sürer gider. Daha açık olmak gerekirse, ilişkinizdeki mutluluklar herkesi aydınlatamazken, ilişki bittikten sonraki hüzün bir karadelik gibi herkesi içine çeker. İlişkiler, yıldızlar gibidirler. Hiçbir şeyden doğarlar; parlar, büyür, görkemli yaşayışı gibi görkemli bir şekilde patlar ve çevresindeki her şeyi içine çeker, parçalar ve oradan oraya atarlar.

-vazgeçtim

Öyle bir vazgeçmişlik ki bu:
Artık seni sevmediğimi söylerken duyacağım bir üzgünlük bile yok.
-ve yokluğu söylemek veya göstermek gayretine girmiyorum.
Susuyorum çünkü artık seni sevmiyorum ve bunu sana söylemeye gerek duymuyorum.
-Sonuçta sevgimi göstermeye ve söylemeye pek hevesliydim vaktiyle.
Gösterdiğim zamanlarda fazlaca çabasız bir kazanımda olduğun için midir bilmem ama çok mutluydun.
-Ancak söylediğim zamanlarda oluşan, yüzündeki "Ne gerek vardı şimdi ya?" ifadesini de henüz unutabilmiş değilim.

Keşke seni sevmeme izin verseydin. Birileriyle ilgilenmek, kalbindeki yosunları temizlemeye çalışmak benim için de güzeldi.

Sevmek, geceydi.

Kusurlarını gizlemenin veya bana kabul ettirebilmenin anahtarıydı sevmek.
-Şimdi ise bu aydınlıkta seni görüyor, tanıyor ve seni sevmediğimden şüphe duymuyorum.

Birkaç farklı yerde birkaç kez daha karşılaşabiliriz; ama bu aynı yolda olduğumuz anlamına gelmesin. Sahteliklere tahammülüm yok, arkadaş kalmayalım. En sevdiğim düşmanım, hoşça kal.

_____________________________________________________________________

Bilgilendirme: Haziran ayındaki blog planımı bu yazıda okuyabilirsiniz: önbilgi

önbilgi

Memlekette ve gezegende hiçbir sorunumuz yokmuş gibi "aşk, cinsellik, yemek" gibi konuların tekrar tekrar önümüze konmasından pek hoşnut değilim. Bu yüzden biz bize takıldığımız bu blogta en azından bu konulardan farklı yerlere değinmek istiyorum. Pop kültürden nefret etmemin sebebi kötü işler yapması değil, aynı şeyi tekrarlaması. Bu yüzden bu konulara çok nadir değineceğim. Bugün yazdığım ve daha önce milyon kez söylenmiş şeyleri, buraları biraz ısıtmak için yazıyorum. Bugünkü yazımdan sonra biraz sayılardan biraz da gördüklerimden bahsedeceğim. Böylece itiraz edemeyeceğiniz şeyleri kabul edersiniz; ancak yine de bana "saçmalıyorsun" diyebileceğiniz bir alanda olursunuz.

Haziran içerisinde yazmayı planladığım birkaç "dişe dokunur" konu:
-Birinci sınıfı henüz bitirmiş bir öğrenci olarak hukuk fakülteleri, öğrencileri ve üniversite hakkındaki görüşlerim.
-Cumhuriyet tarihinde milletvekillerinin seçilme tarzları. Millet vekili seçiyor mu, yoksa seçilmiş vekili onaylıyor mu?
-Bugünün çocukları büyüdüklerinde neler olacak?

Bugünkü "ilişki" temalı yazım popülerlikten ziyade içimdeki kurumları temizlemek. Sonuçta burası kişisel bir blog değil mi? Hayatıma ortaklık ettiğiniz için teşekkür ederim. İyi okumalar.